Denizli Medyum Hizmetleri – Medyum Bilal Hoca
leddun-ilmi-ayet

Gök Kapıları Neden Yüzüme Kapalı?

Gök Kapıları Neden Yüzüme Kapalı?
Bu haber 08 Mayıs 2017 - 0:05 'de eklendi ve kez görüntülendi.

“Gök kapıları neden yüzüme kapalı? Neden kalbime küçücük bir ışık bile doğmuyor, bir nûr, bir ziyâ!… İbâdetlerimden hiç zevk almıyorum. Sanki her namaz, bana bitmeyecek bir işkence gibi… Neden kalbim sürekli sıkılıyor, gönlümde “merhamet”in zerresi yok. Kendimi lânetlenmiş, bir köşeye atılmış gibi hissediyorum. Rüyâlarım ışıksız, gecelerim ışıksız, günlerim ışıksız, duâlarım ışıksız hele kalbim, hele kalbim… Kalbim, sanki sonsuz bir çukurda, akrepler yuvasında… Allah’ım, sonsuz rahmetinden bir damla, sadece bir damla…”

Çoğumuz, hayatımızın bir döneminde “ayrım” noktalarına gelmişizdir. Kimi nedenlerle İslâm’ı yaşamaktan uzaklaştığımız, Yaratıcı’yla uzak (ve ayrı)  düştüğümüzü zannettğimiz, dualarımıza hiçbir yanıt alamadığımız, gönlümüzün rahmetsiz ve nûrsuz kaldığı, daraldığı; insanların bize zulümleri ve bu dünyanın adaletsizlikleri yüzünden Yaratıcı’yı ve kaderimizi suçladığımız anlar olmuştur. Gökyüzünü taş duvarlar gibi sessiz görüp bu uzaklaşmanın ve uzaklığın gitgide arttığı, büyüdüğü ânlar.

Bu yazım, daha çok pratikte “Yaratıcıdan uzak”, kendi deyimiyle deizm ya da ateizm’i seçmiş ya da çözüm yolu olarak Hıristiyanlık, Yahudilik gibi bozulmuş ve tahrîf edilmiş dîn ve diğer dünyâsâl (insan kaynaklı) öğretilerde çözüm arayışı içinde olan kardeşlerimiz içindir.

Yaratıcı, bizi asla terk etmez ve terk etmemiştir de. O’nun bize seslenişi, sonsuz hikmetlerle petek petek örülü olan Yüce Kitabında dalga dalga yankılanır:

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ ۖ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz, o’na (insana) şâh damarından daha yakınız.” [1]

O bize bu kadar yakınken, hâdis-i kudsîsinde; “Yere göğe sığmadım; ama Mü’min kulumun kalbime sığdım.” düstûruyla biz (âcîz) kullarına olan ülfetini, rahmetini ve bu rahmetinin sonsuzluğunu, kerem ve tevâzusunu dile getirirken, O’nun bize yüz çevirdiğini, bize sırtını döndüğünü, günâhım çok deyip kendisini bağışlamayacağını düşünmek, bir parça O’nu tanımamamızdan kaynaklan mıyor mu?

Bir düşünün geçmiş hayatınızda. Yaratıcı’yla ne kadar vakit geçiriyorduk. İslam’ı “namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git, kelime-i şehâdet getir” gibi “5 şart“ın içine sıkıştırıp bunlardan ibâret mi görüyorduk? Nasıl dua ediyorduk; “Allah’ım, bana Cennet ver, bana rızık ver, bana ev ver, bana araba ver, bana güzel bir sevgili ver; bana limuzin, bana cep telefonu, bana bilmem ne marka elbise, bilmem zengin koca v.s.” diye mi?

Hiç O’na şöyle duâ edebildik mi: “Allah’ım bana hayırlı olan neyse onu, hakkımda iyi olanı ver. Bana KANAAT, SIKINTILARLA BAŞ EDEBİLME GÜCÜ, İHLAS, SARSILMAZ BİR İMAN, SENİN YOLUNDA ŞEHADET ve SENİN YOLUNDA OLDUĞUM İÇİN BANA EZİYET ve ZULÜM EDENLERE KARŞI DAYANMA GÜCÜ, SABIR ver. Nefsimi terbiye et. Bütün işlerimi, kendimi, ailemi, sevdiklerimi SANA HAVALE EDİYORUM, SENİ KENDİME VEKİL KILIYORUM.

Hiç, “Hakîkî imanı elde eden insan, kâinata meydan okur.” sözünün anlamı üstünde uzun uzun düşünüp olaylara ve şartlara “iman gözü”yle yaklaştık mı? Yoksa “Kişi nasıl yaşarsa öyle inanır.” düstûrundaki gibi olayların ve şartların gerektirdiği gibi bir Allah’a mı inandık?! Şartların ve modernitenin(!) gerektirdiği gibi bir inanca mı “İslam” diye sarıldık?

Hiç, Allah’ın Esmâül Hüsnâsını, yani 99 güzel ismini ve bunların anlamlarını yolda yürürken, sokakta geçerken, kahvede arkadaşlarımızla çay içerken, otobüste otururken (ilh). tefekkür edip zikrini kalbimize yerleştirdik, zikriyle fikrimizi de yıkadık mı? Yoksa “Allah’ın isimlerini öyle bilmeden anma. Şu tarikate gireceksin, şeyh sana yol, icâzet verecek ki Allah yolunda ilerleyebilesin. Zinhâr, bu isimler tılsımlıdır. Şu kadar okursan cinler sana musallat olur, çok zikir yapan deli olur.” diyen câhîlin cühelânın akıllarına mı uyduk? “Kalpler, ancak Allah’ı anmakla mutmaîn olur.” [2] âyet-i celîlesini bu din istismarcıları yüzünden, İslamiyet’i “CİNLERİN TILSIMLI SALTANATI, CİNLERİN YÖNETTİĞİ BİR HAYAT-I İMAN” gibi görenlerin bu vehim ve aldanışlarıyla bir kenara mı kaldırdık / unutmayı seçtik?

Allah, kullarını sever kardeşim. Günâhkâr da olsa, isyankâr da olsa, yüzbin defâ tövbesini bozmuş da olsa, içki de içse, kumar da oynasa, en büyük günahları da işlese onu kollar, gözetir. O’na rızkını verir. Düşün. Her saniye seninle ilgileniyor. Her saniye, seni yeniden yaratıyor. 5 dakika önceki senle şimdiki sen aynı değilsin. O, El-Basîr اَلْبَصِيرْ‘dir; seni her an görür. Yaptığın her hareketi bilir. İnsanalrın sana yaptıkları zulümlerini, hakaretlerini, incitişlerini…  Es-Semî  اَلسَّمِيعُ‘dir. Seni her an işitir, dualarını duyar. Yakarışlarını, iniltilerini, her şeyi.

Sadece ve sadece O’nu tanı. Yüreğinde O’ndan gayrı ne varsa çıkar. Sadece O’nu koy. Onun zikrini, fikrini, tefekkürünü; ama ille de AŞKINI koy. Öyle ki kalbinde bu aşktan daha büyük bir aşk kalmayana dek. Mecâzi aşklardan geçip ilâhi aşkın ateşine kendini atana dek… “Leylâ, Leylâ” diye inlemeyi bırakıp “Mevlâ Mevlâ” diye gözyaşı dökene dek. Kimi seversen O’nun için sev. O’nun nâmına, O’nun hatrına sev. Yani yaratılanı Yaratan’dan ötürü sev. Eğer ki Yaratıcı’nı kalp evine davet edeceksen…

Evet. Hadi bugün, bu satırları okurken; gelin Allah’ı kendimize, kalbimize misafir edelim. Hep o ev sahibi olacak değil ya. Bu kez o konuk olsun, bizler ev sahibi. Ama önce biraz düşünelim… Çok sevdiğimiz, kıymet verdiğimiz bir insan, bize bu akşam misafirliğe gelecek mesela. Nasıl hazırlık yaparsınız? Hele de yüksek bir mevkideyse, onu ağırlamak için etekleriniz tutuşur değil mi? Saygı’da, hürmette, ta’zimde kusur etmezsiniz. En güzel elbiselerinizi giyip karşılarsınız onu; pijamalarınızla değil. Güzel kokular sürersiniz, temizlenir, evinizi pırıl pırıl eder; misafirinizin gelme saati yaklaştıkça ikide bir hazırlıklarınızı gözden geçirip “bir eksik var mı? Hanım, yemekler hazır mı? Yerde bir çöp tanesi var mı”; yani herşeyi tekrar tekrar kontrol edip defalarca gözden geçirirsiniz, öyle değil mi?

Peki ya size misafirliğe gelen, ALLAH’sa?! Kainâtın Yaratıcısı, Padişâhı, Hükümdârı, Dîn gününün sâhibi, Kerem ve ihsân sâhibi Allah’sa?.. Nasıl bir temizlik yaptınız acaba KALP EVİNİZDE. Pembe diziler mi var hâlâ orda? Yarın patrona ne söyleyeceğiniz, iş görüşmenizin ya da toplantıdaki konuşmanızın nasıl geçeceği, kız ya da erkek arkadaşınız, en sevdiğiniz pop ya da arabesk şarkıcısı, seçimlerde hangi partiye oy vereceğiniz, Kurtlar Vadisi ya da Adana’lının bu bölümünde neler olacağı, yarın ne yemek pişireceğiniz, elektrik ve su faturaları vs vs. mi var? Sahi, bekliyor musunuz Allah’ı bu akşam siz gerçekten, yoksa randevunuzu unutup, KALP EVİNİZ darmadağın mı ağırlayacaksınız O’nu? Hani güzel bir abdest alıp, en güzel kokularınızı sürünüp 2 rekatçık bir namaz kıldınız mı tüm bunları temizlemek için? Hani karanlık bir köşeye çekilip tevâzuyla O’nun karşısına diz çöküp başınızı pişmanlıkla öne eğdiniz mi? Hani kirpikleriniz, “Ben günahkâr kulunu affet! Ben günahkâr kulunu affet” diye nedâmetle yaşlara boğulup o inci inci gözyaşlarınız kalbinizi temizleyip de nûrdan bir konağa dönüştürdü mü? Hani elleriniz semâda, “Allah’ım. Kalp evim hazır. Bak, oturacağın minderi gözyaşlarımla yıkadım. Sana, zikrinden yemekler pişirdim. Bugün, bir yoksulu doyurdum. Bir yolda kalmışa senin, ama sadece senin rızan için iyilikte bulundum; senin namına O’na ödünç verdim. Müslüman bir kardeşimin dertlerini dinledim, derdiyle dertlendim, üzüldüm… Sadece ismi Müslüman diye Filistin’de katledilen, sadece ismi Müslüman diye üniversite kapılarından kovulan, sadece ismi Müslüman diye haksızlığa uğrayan, zulme uğrayan kardeşlerim, bacılarım için İNCİNDİM, BEN DE KIRILDIM, GÖZYAŞI DÖKTÜM… Sesini duyayım diye kalbim acı çekiyor… Sesini, bana yazmış olduğun mektupta, adına Kurân-ı Kerîm dedikleri o nağme-i kudsîde aradım, dinledim… Duyunca ağladım, aşkından ağladım Allah’ım, aşkından ağladım… Gel, bu kulun çok âciz… Kulunun üstüne üstüne geliyorlar. Dünyâ üstüne geliyor, insanlar üstüne geliyor. Senden başka kimsem yok… Senden başka hiç kimsem yok… Kalbim, kırıldıkça kırıldı. Darmadağın ve paramparça. Nasıl birleştireyim bilmiyorum. Deniyorum, o cam parçaları parmaklarıma batıyor. Kalbimi kanatıyor. Gel… Bu akşam misafirim ol Allah’ım… Tesellim ol, kimsesizim, dostum ol. Senden başka sığınacak hiç kimsem yok. Bana SONSUZ HUZURU ve SONSUZ ZENGİNLİĞİ bahşedebilecek başka birisi yok. Kalbimi tamir edecek başka bir hünerli el, gözyaşlarımı silecek başka bir merhametli parmaklar yok… Dokun rûhuma Rabbim… Sonsuz rahmetinle sar beni… Merhametinle kuşat beni… Sana olan isyanlarımı, karşı gelişlerimi sıralasam… Biliyorum göklere erişir…  Ama sen, Rahmansın Rabbim… Sen Rahimsin Rabbim, Yaratıcım, sığınağım… Hamd, sadece sanadır. Şükür, sadece sanadır. Başkasından değil, sadece senden istiyorum senden… Bak, kalbim şimdi Sıdret’ül Müntehâ… Sen, Resûlünü ağırlamıştın orda… Şimdi sen benim davetlimsin, KIYMETLİM’sin, GÖNÜL EVİMİN baş misafirisin……”

Sadece O’nu çağır; tüm yüreğinle, samimiyetinle, acizliğinle ama. Sen O’na bir adım yaklaşsan; O, sana on adım yaklaşır. Sen, ona emekleyerek gitsen; O, sana koşa koşa gelir. Ama bu dünya için, sadece şu işimi gör demek için,  maddî çıkarlar için değil. Din adına yol kesenlerin, “Durrr! Bizim icâzetimiz olmadan Allah’ı bulamazsın.” çığırtkanlarının sözlerinin peşinden gidip onlara nüfuz sağlayarak ve bu nüfûz arzularına alet edilerek değil. Bu kapı, rahmet kapısıdır. Bu kapıya gelenler, eli boş döndürülmez. Bazen sabırla, inatla beklemek gerekir bu kapıda. O zaman da, “Ben bu kapıdan ayrılmam. Kovsan da ayrılmam…” demektir Aşk, tâ ki BU İMTİHANI ve YARATICINIZA OLAN SADAKATİNİZİ gösterinceye kadar…

[1] Kurân-ı Kerîm, Kâf Sûresi, 50. Ayet.
[2] Kurân-ı Kerîm, Râ’d Sûresi, 28. Ayet.

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA
error: Geçti Borun Pazarı;)