Sihir ve Büyü Hakkında

Bilal Hoca 26 Nisan 2013 Yorumlar Kapalı

HZ. MUSA DEVRİNDE SİHİR

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa (a.s) ile sihirbazlar arasında geçen olayın ilk bölümü Firavunun sarayında geçer. Sonra meydanlara intikal eder. Buna sebep olan konu da, halkına zulmeden ve her türlü haksızlığı, zorbalığı, cebri kendisine mubah görüp, kendisini ilah saymasına karşılık olarak bunun yıkılması için Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği tebliğ görevdir. Hz. Musa, İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamber olarak kavmine yapılan eza ve cefaları durdurmak için görevini yapmak istemiştir. Bu olayı Hz. Musa’ya defalarca tebliğ yaptığı halde inanmak istemeyen Firavunun düzenlediği nakledilir. Buna göre Firavun, Hz. Musa’yı test edecek ve onun gerçekten peygamber olup olmadığını anlayacak ve inanacaktır. Ona verdiği söz budur. Bunun için de kendisinden bir mucize göstermesini ister. Yüce Allah da, Hz. Musa ve kardeşi Harun’a mucizeler vererek ona göndermiş ve “Firavuna gidip âlemlerin Rabbi’nin elçisi olduğunuzu söyleyin ve beni anın ve yumuşak söz söyleyin belki o, aklını başına alır veya korkar…”(1) buyurur. İki kardeş ve iki peygamber (a.s) yola çıkar ve Firavuna varırlar. Gerisini Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı şekliyle takip edelim:

“Sonra onların ardından Musa’yı mucizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de o mucizeleri inkâr ettiler; ama bak ki, fesatçıların sonu ne oldu!

Musa dedi ki : “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Allah hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrailoğullarına benimle bırak!” (Firavun) dedi ki: “Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.” Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi! Ve elini (cebinden) çıkardı. Birdenbire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi. Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. O,sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz? Dediler ki: “Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.”

Sihirbazlar Firavuna geldi ve: “Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?” dediler. (Firavun): Evet hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız, dedi. (Sihirbazlar), “Ey Musa, sen mi (önce) atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?” dediler. “Siz atın” dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler. Biz de Musa’ya, “Asanı at!” diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar: “Âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabb’ine” dediler. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!” Onlar da : “Biz zaten Rabbimize döneceğiz” dediler. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, Müslüman olarak canımızı al, dediler.”(2)

Bundan sonra Firavun her zorbanın yaptığını yapar ve Hz. Musa ile ona inanlara tehditler savurur ve dediklerini yapar. Ancak onların ve daha bir çok kişinin büyü ile gerçeği birbirinden ayırıp iman etmesini engelleyemez. Kendisi ve bir kısım yandaşları ise, “Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.”(3) dediler ve mucizeyi “sihir” olarak niteleyip mucizeler karşısında büyülendiklerini zannedip inanmayacaklarını söylediler. Yüce Allah da onlara, “ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdi; yine de büyüklük taslayıp inanmadılar ve günahkâr bir kavim oldular.”(4) Ve “Ey Musa, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler.”(5) Hz. Musa, Allah’a yalvardı da bu afet kaldırıldı.

Hz. Musa (a.s), kendine inanlarla bir gece Mısır’dan çıkmak için gece yarısı yola çıkar ve Kızıl denize gelir. Arkasından kendisini öldürmek için peşine düşen Firavun ve askerleri de yetişirler ve yakalamak isterlerken yüce Allah, asasını suya denize vurmasını emreder. Deniz ikiye yarılır ve Hz. Musa ile inanlar geçer. Aynı yoldan daha önce o asa ile Hz. Musa’nın yaptıklarına sihir diyenler geçmeye kalkınca deniz birleşir ve hepsi de boğulurlar. Bu defa da gerçeği gören Firavun iman etmek ister ancak buna fırsatı kalmaz.(6)

Asâ, Hz. Musa içi çok şey ifade etmektedir ve pek çok şekillere girer. Bazen ejderha olur, bazen ona dayanır dinlenir, bazen davarlarına ağaçlardan yaprak silker, bazen yol gösteren bir ışık olur, bazen su çıkarır, bazen de denizi ikiye yarar. Hz. Musa’nın eli de mucizesinin bir parçasıdır. O da koynuna sokup çıkarınca nurani bir şekil alıp ışık saçar. Ancak hemen her yerde asâ gündemdedir. Elbette bu kadar marifet bir değneğin kendisinde aranmaz ve aranmamalı. Onun arkasında bir güç vardı ve bu işler Onun emriyle, izniyle olmaktaydı.(7)

Hz. Musa’nın mucizelerinin hemen hepsi bu hal üzeredir. Yani sihirbazların acizliklerini yüzlerine vurur niteliktedir. Çünkü, her peygamber, kendi devrinde en geçerli ilim, kültür ve sanatla ve diğer sosyal olaylarla mücadele edecek şekilde donatılıp desteklenmekte ve onların üstesinden gelecek mücadele şekilleriyle gönleriyle gönderilmişlerdir. Hz. Musa zamanında sihirbazlık çok revaçta olduğu için, mucizelerinin çoğu da bu doğrultuda olmuştur. Hz. Musa, gösterdiği mucizelerle sihirbazların sihirlerini iptal ediyor onlara, kendi yaptıkları sihir karşısında mucizenin getirdiği acizliği ve bunların sihir ya da büyü ile yapılabilecek şeyler olmadığını itiraf ettiriyordu. Yukarıda da görüldüğü gibi, onlar da bu acizliklerini anlayıp Hz. Musa ve Harun’un Rabbine iman ettiklerini bildiriyor, başlarına gelecek kötü akıbetten de korkmadıklarını ilan ediyorlardı.

HZ. SÜLEYMAN DEVRİNDE SİHİR/BÜYÜ

Bakara suresinin 102. ayetine göre Hz. Süleyman devrinde sihrin oldukça yaygın olduğu ve sihirbazların da yaptıkları sihirlerle küfre düştükleri anlaşılmaktadır. Ayrıca kendi yaptıkları sihirleri ve sihirbazlıkları meşru göstermek amacıyla Hz. Süleyman’a da “sihirbaz” yakıştırması yaparak iftirada bulunuyorlar. Yine ayetten anlaşılan, Süleyman (a.s) mülkünü, saltanatını, hükümet ve hükümdarlığını büyücülük yoluyla yürüttüğü iddia ve iftiraları yer almaktadır ki, Hz. Süleyman’ı Peygamber olarak görevlendiren yüce Allah, müdafaa etmekte ve onların yaptıklarının kendilerini küfre götürdüğü açıklanıyor. Yine ayette, büyücülüğün en kötüsüyle uğraşan, karı ile kocanın arasını açıp, aile kurumunu dağıtmaya, fuhuş ve ahlâksızlığı körüklemeye çalışanların da kafir oldukları vurgulanmaktadır.

Aslında büyücülerin Hz. Süleyman’a isnat ettikleri suç, her peygambere yakıştırılan cinsten bir suçtur: Sihirbaz! Bu iftiraya Peygamber Efendimiz de dahil, bütün peygamberler maruz kalmışlardır. Mantık aynı mantıktır. Kafirin mantığı anlamadığı şeyler hakkında işlemez ve hemen suçlayıverir, inkar ediverir. İşin içinden de böyle kurtulacağını sanır. Hz. Süleyman’ın da kuşların dilini bilmesi ve onlarla konuşması, saltanatını idare etmek için insanlardan, cinlerden ve kuşlardan büyük bir ordu teşkil etmesi, rüzgarı teshir etmesi ki, bunun bütün rüzgarları değil, bir rüzgar olduğu söylenmiştir. Çünkü bütün rüzgarların diğer mahlukatın da hayrına olduğu için böyle olmamamsı gerektiği söylenmektedir. Bu rüzgarla Hz. Süleyman bir günde iki aylık mesafeyi kat etmesi, yani uçarak gidip gelmesi, yani, bu rüzgarla bir günde gidiş 900 km. dönüş 900 kim, toplam 1800 km.lik bir yolu kat etmesi ve neredeyse her yeri kaplayan saltanatında olup bitenleri cinleri ve diğer habercileri kullanarak bilmesi, eşyayı uzak yerlerden nakletme kabiliyetine sahip vezirleri bulunması ve bunların başında İbn Abbas’ın meşhur rivayetine göre, Belkıs’ın tahtını getiren Asaf b. Berhıya adındaki celp ilmini bilen bir alimin vezir olarak yanında bulunması, ifritleri, yani en şerli şeytanları emrinde kullanması, karıncalarla konuşması, emrinde çalışan zincirlere vurulmuş dalgıç şeytanlar bulunması ve bunlar yoluyla yerin altından hazineler, denizlerin dibinden inciler, mercanlar çıkarması ve daha pek çok konu hakkında iftiralar edilmiş ve bunları sihir yoluyla yaptığı söylenmiştir. Bütün bunların kitaplarda yazılı olduğunu iddia eden şeytanlar aşağıda geleceği üzere hatta bunu ispat etmeye hazır olduklarını söyleyince ortalık karışıyor. Hz. Süleyman’ın saltanatında fitne çıkıyor, dedikodularla morali bozulan Hz. Süleyman’ın kısmen kendi işleri ile meşgul olması ve masasının üzerine bırakılan bir ceset, onun da imtihan edilmesine sebep oluyor ve kendini toparlayıp işin farkına vararak, Allah’la irtibatını yeniden daha sağlam bir şekle sokuncaya kadar geçici olarak hükümdarlığı sallantıya düşüyor. Ancak sonra yine eskisinden daha sağlam olarak, Allah’ın yardımı ve inayeti ile, sahip olduğu ilim ve hikmeti kullanarak, fitneyi bastırıp mülk ve saltanatını geri alıp şeytanlara ve şeytanlık yapanlara galip geliyor. İşte ortalığı karıştıran şeytanlar, her zaman olduğu gibi böylece hakkın üstünlüğü karşısında bir kere daha mağlup ediliyor. Bunu hazmedemeyince de, karakterinde bozukluğun gereği olarak, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Süleyman hakkında da iftira ve isnatlara, halkı azdırıp saptırmaya devam ediyorlar. Bu fitneyi çıkarıp ortalığı karıştıranlar ve Hz. Süleyman’ı büyücülükle itham edenler kimlerdi? Sorusuna ve ithamlarına, Yazır, şöyle cevap veriyor:

Bu şeytanlar nasıl şeytanlardı ve takip ettikleri şeyler nelerdi? Bunlar hem cin şeytanı ve kötü ruhlar denilen gizli şeytanlara, hem de insan şeytanlarına şamildir. Zira gizli şeytanların eserleri de insan şeytanları üzerinde meydana gelir ve zahirdeki insan şeytanları, o kötü ruhlardan aldıkları, onlardan öğrendikleri şeytanlıklarla işlerini çevirirler. Tefsircilerden birçoğunun rivayetlerine göre:

Süleyman (a.s)ın mülkünde fitne zuhur edip, hükümetini yitirdiği zaman, insan ve cin şeytanları pek azıtmış, dinsizlik çok ileri gitmişti. Fitneyi çıkaran ve daha sonra Süleyman (a.s)’a mağlup düşen ve onun emrine girip, hükmüne tabi olan bu şeytanlar “Sad Sûresi”nde, “bennâ’, ğavvâs ve âherîn” namıyla üç ayrı sınıf olarak gösterilmiştir. Demek ki, bunlar içinde birtakım desiseci sanatkarlar da vardı.

İşte vahiy kaynağından uzak olan bu şeytanlar, meydana gelen ve gelecek olan olaylar hakkında kulak hırsızlığı ile birtakım bilgiler edinirler ve bu bilgilerin her birine yüzlerce yalan ve pislik karıştırarak gizli gizli yaymaya çalışırlardı. Bu işlere alet etmek için kahinleri seçerler ve onlara çeşitli telkinlerde bulunurlardı. Bu cinlerin bazı haberleri doğru çıktıkça kahinler bunlara güvenir, ancak onlar bunun yanında binlerce yalan dolan da yayarlardı. Derken bu kahinler, bu bilgileri kaleme aldılar, bu konularda kitaplar yazdılar. Cin çağırma, sihir yoluyla gönül çelme hakkında türlü türlü sihir ve efsun (büyü) kitapları meydana getirdiler. Bu arada geçmiş ve gelecek olaylar hakkında habere benzer efsaneler, masallar, yalanlar ve dolanlar yaydılar. Olayları ve gerçekleri tahrif ederek, halkın duygu ve düşüncelerini yanlış yollara sevk edecek hurafeler yaydılar ve bunların arasına bazı bilimsel gerçekler ve hikmetli sözler karıştırıldı. Konular çok kötü bir şekilde istismar edildi. Bu suretle, “cinler gaybı biliyor” diye, birtakım kanaatler genellik kazanmıştı. Bu şeytanların yalan ve dolanları yüzünden de fitne çıkmıştı.

Hz. Süleyman’ın hükümdarlığı ve devleti bir müddet elinden çıkmıştı. Nihayet Allah’ın izni ve yardımıyla Süleyman (a.s) bunlara galip geldi ve üstünlük sağladı, hepsini hükmü altına alıp, tam anlamıyla kendisine bağlı olarak birtakım hizmetlerde kullandı ve o zaman bütün bu kitapları toplatarak tahtının altında bir mahzene kapattı. Hz. Süleyman’ın vefatından bir müddet sonra hakikati bilen âlimler de kalmayınca şeytanlardan insan suretinde birisi çıkıp;

“Ey insanlar! Bilmiş olunuz ki, Süleyman b. Davut, bir peygamber değil de bir sihirbaz idi, cinleri, şeytanları, rüzgarları hep sihirle büyüler ve kullanırdı. O neye erdi ise hep sihir bilgisi sayesinde erdi. İnanmazsanız, sakladığı kitaplarını bulur, anlarsınız.” dedi, o kitapların saklı olduğu yeri gösterdi. Orayı açtılar, gerçekten de birçok kitap çıkardılar. O kitaplar sihir ve efsane kitapları idi. Bunun üzerine “Süleyman sihirbaz imiş, hükümetini sihir ile idare edermiş.” diye yalan ve iftiralar yayılmaya başladı.

Diğer bazı müfessirlerin rivayetine göre, bu kitaplar Hz. Süleyman’ın vefatından sonra hazırlanıp oraya konmuş, birçoğunun üzerine Asaf b. Berhiya’nın ismi yazılmış ve onun eseriymiş gibi sahte imzalar atılmış, hile ve desise ile çoğaltılıp yayınlanmış “Süleyman’ın hükümranlığı aleyhine şeytanların uydurup ortaya sürdükleri şeylerin ardına düştüler” âyeti, bütün bu şeytanlıklara işaret etmektedir. Zaten Mısır’dan beri İsrailoğulları arasında sihir ve hokkabazlık bilinirdi. Fakat durum bu sefer bambaşka bir renk almıştı: Bir taraftan siyasî ve sosyal entrikalarla Süleyman (a.s)’ın devleti aleyhine işletilmiş, diğer taraftan onun dünyayı hükmü altına alışı, bu sihir ilmi sayesinde gerçekleşmiştir diyerek, yine onun namına iftira edilerek sihir teşvik edilmeye çalışılmıştır. O derece ki, daha sonra gelen İsrailoğulları, ona bir peygamber değil de çok iyi sihirbaz olan bir hükümdar gözüyle bakarlarmış. Bundan dolayıdır ki, İsrailoğulları özellikle devletlerini kaybettikten sonra, diğer milletler arasında gizli yollarla bu çeşit yayınları teşvik ve terviç etmekten ve hüner şeklinde sihirbazlıkla meşgul olmaktan geri kalmıyorlardı. Ne zaman ki, Tevrat’ın haber verdiği şekilde bekledikleri son peygamber Hz. Muhammed gelip, Tevrat’ın aslındaki bilgi ve ilkeleri söz konusu etti, o zaman dönüp kendisiyle mücadeleye tutuştular. “Nübüvvet yoluyla buna itiraz edemeyiz, bununla başa çıkamayız, biz ne yapsak Cebrail kendisine haber veriyor.” dediler ve Cebrail’e düşman oldular. Tevrat’ı da büsbütün arkalarına atarak sihir ve iftira yoluna saptılar, bu şeytanî eserlere uymak suretiyle, “Süleyman, Muhammed’in dediği gibi bir peygamber değildi, sihirbaz bir hükümdardı, fakat yaptığı sihirleri mucize gibi gösterirdi.” diye ona iftiralar ettiler. Buna göre Hz. Süleyman’ın -haşâ- kâfir olması lazım geliyordu. Çünkü sihrin bu derecesinin küfür olduğunda şüphe yoktur. Halbuki Süleyman kâfir değildi, fakat önce ve sonra ona sihirbaz diyen o şeytanlar kâfir oldular, ki insanlara sihir öğretiyor, sihir tâlim ederek yoldan çıkarıyorlardı.”(Hamdi Yazır, Hak Dini, I, 365-366.)

Büyünün bir kısmı küfürdür. Yani insanla Allah arasındaki iman bağını koparır. Bir Peygamberin de kafir olması asla mümkün olmaz. Zaten kafir olsa peygamber olmaz. Peygamber, kayıtsız, şartsız Allah’a teslim olan kişidir. Peygamberlerin büyü ve büyücülük yoluyla yapılan işlere, harika olaylara ihtiyacı yoktur ve olmaz. Çünkü onların ihtiyacı olan her türlü ikna, hakimiyet, idare ve hükümdarlıklarını sürdürecek hususları Allah (c.c) mucize yoluyla dilerse kendilerine bahşeder. Bu yüzden böyle bir şeye tenezzül etmeleri mümkün değildir. Ancak, şeytanların ve onlardan yardım bekleyen kafirlerin, insanların arasını bozmak, imana giden yolu tıkamak için her türlü rezilliğe başvurdukları tarih boyunca da bunları yaptıkları bilinen bir husustur. Zaten Allah (c.c), bu konuda gerekli açıklamayı yapıp peygamberini müdafaa ederek, onun kafir olmadığını beyan ediyor.

Büyücülük ve büyü ile uğraşanlar bitmemiştir. “Kıyametin kafirler üzerine kopacağını” bildiren Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in beyanına göre de her zaman kafirler bulunacağı için, büyücüler ve büyücülük yoluyla da küfre düşenler olacaktır. Bunu da, gerek bir kısım süfli ruhları, yani cinlerin habislerini kullandıklarını zannedenler, fakat aslında onlar tarafından kullanılanlar yapacaklardır, gerekse başkaları, başka yollardan yapmaya devam edeceklerdir. Ancak büyünün, biraz da gizli ilimlere ve gizemli hususlara meraklı olan insanoğlunun gayretleri ile büyü ve büyücülük devam edecektir. Hatta, geçen yıllarda kamuoyunu aylarca meşgul eden ve İslam dünyasını da oldukça rahatsız eden, “Mescid-i Aksa”nın altının kazılması da bu maksatla yapıldığı iddiasını taşımakta idi. Güya yukarıda sözü edilen ilim ve kitaplarla, Hz. Süleyman’ın Mührü, bir sandukaya konularak Mescid-i Aksa’nın altına gömülmüş. Yapılan kazılara, “genişletme ve restore çalışmaları” süsü verilerek, büyücüler için oldukça önemli olan bu sandukanın çıkarılması için çalışılıyormuş. Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da dinen büyü yasak olmasına rağmen hâlâ bu tür işlerin peşinde koşulması (şayet bunlar yanlış değilse), büyücülük adına pek çok peygambere mescitlik yapmış ve soylarından bir peygamber olan Hz. Süleyman’ın yaptırdığı ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in de basamak yapıp miraca çıktığı mübarek Mescid’in altının kazılması oldukça üzücü bir olaydır.

Büyücülerin, “Mühr-ü Süleyman” dedikleri yüzük ve ona ait dua ile, ve o mührün üzerinde bulunduğunu iddia ettikleri yazı ve “Vefk”lerle yaptıkları büyülerin oldukça tesirli olduğu söylenmektedir. Bundan dolayı mührün peşine düştükleri söylenebilir. Ancak bize göre bunlar doğru olmamalıdır. Kaldı ki, doğru olsa ve gerçek mühür ve kitaplar bulunsa bile, şeytanların ve cinlerin teshiri yine mümkün olmaz. Çünkü Hz. Süleyman bir Peygamber idi. Ve Allah’a yaptığı dua da: “Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.”(Sâd, 38:35.) ve Allah (c.c) onun duasını kabul ettiği için, elde ettiği başarıyı hiç kimse elde edemeyecek, sahip olduğu imkan ve iktidara da kimse sahip olamayacaktır. Kaldı ki, insanlığın ezeli düşmanı olan şeytanlar, ona da gönüllü itaat etmiyorlardı. Zincirlere, bukağılara vurulmuş şekilde emrinde bulunuyorlar ve kerhen/istemeyerek itaat ediyorlardı. Peygambere böyle zorla itaat edenler, sıradan insanlara, gönüllü olarak itaat ederler mi hiç? İnsanlar için bazı şeyler yapsalar bile bunu ucuza satarlar mı? Gerek Marlow’un, gerekse Goethe’nin “Dr. Faust” adlı eserlerinde kaydettikleri gibi, insanın ruhunu, imanını, inancını, ahlakını almadan onlara bir şey verirler mi? Cinleri veya cinlerin kafirlerinin kendilerine hizmet ettiklerini söyleyen büyücüler, olsa olsa onların avukatlığını yapar, o kadar!

(1) Karş.: Şuara, 26/16; Tâhâ, 20/42, 43, 44; Naziât, 79/17.
(2) A’raf, 7/103-126. Karş.: Yunus, 10/75-88; Karş.: Tâhâ, 20/56-73; Şuara, 26/27-50; Neml, 27/12-14;
(3) A’raf, 7/132; Karş.: Yunus, 10/76; Neml, 27/13-14.
(4) A’raf, 7/133; Karş.: Kasas, 28/32.
(5) A’raf, 7/155.
(6) Karş.: Şuara, 26/60-66; Neml, 27/10.
(7) Karş.: A’raf, 7/16; Tâhâ, 20/17-22; Kasas, 28/31-32.

Comments are closed.